ANA SAYFA                HAKKIMIZDA                  BASINDA ŞARKİYAT                    DERNEK TÜZÜĞÜ                  ENGLISH                 العربية 

SİİRT SEMPOZYUMU İLE İLGİLİ YENİ ŞAFAK HABERİ

Ulemanın yaşadığı yerde kavga olmaz barış olur

Geçen yıl büyük yankı uyandıran Siirt Sempozyumu'ndan sonra bu yıl ikincisi yapılan ve üç gün süren "İbrahim Hakkı ve Siirt Uleması Sempozyumu" sona erdi.

 

Ulemanın yaşadığı yerde kavga olmaz barış olur

YENİ ŞAFAK/SİİRT
Şarkiyat Araştırmaları Derneği Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Erkol, açılış konuşmasında İbrahim Hakkı Hazretleri'nin yeterince tanıtılmadığını belirtti. Erkol, "Bu Sempozyumla hakettikleri yere geleceklerine inanıyorum. Yeni kurulan üniversiteye İbrahim Hakkı adının verilmesini öneriyorum." dedi. Belediye Başkanı Mervan Gül ise "Belediye olarak asli olan görevlerimiz arasında olan alt yapı, üst yapı, yol asfaltlama ve park hizmetlerimiz unutuldu. Fakat kültürel anlamda yaptığımız bu tür hizmetler unutulmuyor" dedi. Daha sonra Siirt Milletvekili Afif Demirkıran, Siirt'in çok zengin bir kültürel geçmişe sahip olduğunu ifade ederek, "Siirt'in sahip olduğu zenginliklerden biride İbrahim Hakkı Hazretleridir. Ulemanın yaşadığı yerde kavga olmaz her zaman barış hakim olmuştur." şeklinde konuştu. Sempozyumda yerli ve yabancı 35 bilim adamı, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin yanı sıra Siirt'te yetişen din bilginleriyle ilgili tebliğler sundular. Sempozyumla Siirt'in tanıtımı yapılırken, oluşturulacak bildiriler kitabı ile de tanıtım en üst noktaya ulaşacağı belirtildi. Başkan Gül, tüm katılımcı bilim adamlarına Siirt ürünlerinden birer paket hediye ederek sahnede toplu olarak günün anısına hatıra fotoğraf çektiler. Üçüncü günde başta İbrahim Hakkı ve Şeyh Fakirullah Hazretlerinin türbeleri ve İbrahim Hakkı Müzesi olmak üzere tarihi ve turistik yerler gezilerek organizasyona son verildi.

 

(Yenişafak gazetesi 13.09.2007 )

 

 

Ahmet TAŞGETİRE'nin Şarkiyat ile ilgili köşe yazısı

 

Ahmet Taşgetiren
 
Ahmet TaşgetirenBugün, bir küçük Doğu-Güneydoğu enstantanesi sunmak istiyorum. Cumartesi-Pazar günleri Diyarbakır-Muş-Urfa güzergahındaydım.

Diyarbakır üzerinden Muş'a gittim. Oradan tekrar Diyarbakır'a döndüm, Diyarbakır'dan Urfa'ya geçtim ve İstanbul.

-Diyarbakır uçağının yarısı, İstanbul'dan giden iş adamlarıyla doluydu. Bu iş adamları Fethullah Hocaefendi'nin "Bölgede kardeş şehirler, kasabalar, köyler, aileler edinin" çağrısı istikametinde bir şeyler yapabilmek için yola çıkmışlardı. Daha önce, iş adamı kuruluşu BUSİAD tarafından Bursa ile Van, kardeş şehir ilan edilmişti. Demek, ikinci adım Diyarbakır'dan başlamaktaydı.

-Muş'ta, "İslam ve Rahmet toplumu" konulu bir konferansım vardı. Seçkin bir toplulukla buluştum. Muş Muradiye Kültür Vakfı, konferansı bez afişlerle ve bilbordlarla duyurmuştu, sıcak, samimi bir topluluğa hitap ettim. Akşam Muş'a yakın bir beldeye götürdüler. Orada bir kahvehaneye davet edildim. Oyun oynanmıyordu. Beldede tanınan bir kişi beni takdim etti. Kalkıp üç-beş kelime söylemem gerekti. Kalktım, üç-beş kelimeyi aşan bir konuşma yaptım. Masalar döndü, her yaştan insan gözlerini dikti, sevgiyle dinledi. "Bu beldenin her evinde Kur'an okuyan insanlar var" denilmişti. Ben de onlara İslam'ın aile ve toplum hayatımıza taşıması gereken güzellikleri anlattım. Oradan muhabbetle kucaklaşarak ayrıldık. Akşam otelde haberleri dinliyorduk. DTP'li bayan milletvekilleri ile ilgili haberler vardı, bize refakat eden yaşlı bir emekli din görevlisi "Bunlar bizim Kürtler değil" dedi. "Bizim Kürtler dindardır."

-Muş'a gelirken yol üzerinde Veysel Karani'nin türbesi var, onu ziyaret için durmuştuk. Veysel Karani'nin türbesi genç-yaşlı, kadın-erkek ziyaretçilerle dolup taşıyor.

-Diyarbakır'da, misafir olduğumuz evde Diyarbakır'ın ileri gelen insanlarından bir grupla beraber olduk. Birisi Aksaray'da başından geçen bir olayı anlattı.

"Bir kahvehaneye oturmuştuk. Etraftan birisi bana "Nerelisin?" diye sordu. Önce cevap vermedim. Sonra ısrar etti. "Diyarbakırlıyım" dedim. Gözleri açıldı, "Diyarbakırlısın ha!" diye tekrarladı. İlk defa Diyarbakırlı olduğumu söylediğimde böyle bir tepki ile karşılaştım."

-Diyarbakır'da, Şarkiyat Derneği, çoğunluğu akademisyenlerden oluşan bir toplulukla sohbet düzenlemişti. Dernek iki yıl önce kurulmuş. Bir kültür hareketinin ilk nüvesi. 1 milyon 41 bin kitaplık bir kütüphane kurmayı hedefliyorlar. Çok mutlu oldum.

Sohbette süremiz kısıtlıydı. Kısa bir sunuş yaptım. İnsanın Yaratan'la ilişkileri, dünya misyonumuz, İslam, kavmiyet gerçeği, kavmiyeti ideoloji haline getirmeme, her kavmin iyileri ve kötüleri bulunabileceği, öte dünyada verilecek hesap açısından insani durumumuz çerçevesinde bir sunuş oldu bu.

Bu sunuşa ilk tepki, bil ilahiyatçı öğretim üyesinden geldi. Konuşmam "çok soyut" bulunmuştu, oysa somut gerçekler vardı. Ve somut gerçekler çok güzel değildi. Bölgedeki sancıdan bahsediyordu, adaletsizliğin, yanlış devlet politikalarının altını çiziyordu.

Sonra gelen sorular, değerlendirmeler hep "sorun"un varlığı ve boyutlarını işaretliyordu. İslami duyarlılığı bulunanlar ağırlıktaydı, benim hassasiyetlerimi paylaşan insanlardı ama "sorun"un varlığı da görülmeliydi. Kimlik, dilin kullanımı gibi talepler nasıl anlaşılmazdı? İhmal edilmişlik sorunun kaynağı idi. Devlet bölgeye yatırım yapmalıydı, ekonomi özel sektöre bırakılamazdı. Hafta içinde askerlerin slogan atarak yürütülmesi ne demekti? "İslam kardeşliği" teması gerçekte neydi, bu işte yanlış kullanılmakta mıydı? Bir dokun bin ah işit türünden bir toplumsal zemin söz konusu idi. Hükümete bakış umutla kaygı arasında gidip geliyordu. Asker itirafları bir "umut" açılımı olabilir mi idi? DTP ve PKK'nın Kürtler'in temsilcisi olmasından rahatsızdılar. Ama İslami bir çizgi eksikliğinin de altını çizmekteydiler.

-Bu arada görüştüğüm İlahiyatlı öğretim üyeleri, bölge için İlahiyat Fakültesi'nin önemini anlattılar ancak bu öneme karşılık yaşanan zaafı ifade ettiler. Ben de onlara bu gerçeği Sayın Cumhurbaşkanı'na ve Başbakan'a anlatma yolunu bulsanız dedim. Devlette Doğu-Güneydoğu ve İslam arasındaki ilişkide jetonun henüz düştüğü söylenemez. AK Parti hükümetinden çok şey bekleniyor. Bir geniş açılım olacaksa, bunun içinde eğitimin ve İslami ilimler alanında bölgesel bir merkez olma projesinin bulunması kaçınılmaz.

-Bölge en hassas günleri yaşıyor. Bana şu söylendi: Bölgede hiçbir dönem, son birkaç ay içinde olduğu kadar kırılgan hale gelmedi. İnsanlar ilk defa Türkiye'nin farklı yerlerinde Kürt olarak bulunmaktan endişe duyar hale geldiler. İşte en büyük tehlike bu.

( Bugün gazetesi 20/11/2007)

 

Yasin AKTAY'ın Şarkiyat ile İlgili Köşe Yazısı

23.09.2006
Siirt'i uluslararası sempozyumla konuşturmak

Dinlemesini bilene, okumasını bilene, bir şehrin her zaman anlatacağı çok şey vardır. “Şehir” sözcüğünün “yayan”, “açığa çıkaran”, “açan”, “sergileyen” anlamına bakmayın. Şehir nice utancı, nice suçu, nice ayıbı da maharetle gizler. Her bir taşında, her bir kıyısında, köşesinde nice hadisenin, nice aşkın, ihanetin, dostluk ve iğrenç yalanların, yüce duyguların kayıtlarını mahremiyete tutar.

Hani “dilleri olsa da konuşsalar” derler ya. Aslında şehirlerin konuşacak dilleri yok değil. Zaten bu temenniyi de genellikle duyacak kulağı, görecek gözü olmayanlar dile getirir. Yoksa şehir, anlatmaya, yaymaya, açmaya, sergilemeye yani “şehretmeye” teşnedir zaten. Yeter ki can kulağıyla dinlemeye hazır olun siz. Anlatacak, dertleşecek, paylaşacak birilerini bekler şehir.

Şehirler birçok yönüyle birbirlerine benzeseler de, tabii ki her birinin ayrı mizacı vardır. Kimi içinde hiçbir şey tutmaz. Ne duysa, ne görse bunu ifşa eder, şehr'eder. Bunlar sıradan tarihçiler için hiçbir zorluk çıkarmadan her şeylerini ortaya koyan, kolay kaynaklardır. Kimi şehirler gizemlidir. Yaşadıklarının çoğunu içine atar, unutmak, unutturmak ister, ya bir utançla, ya bir mahcubiyetle. Şehri açmak için mizacını bilmek lazım, uygun soruları uygun bir usulle sormak lazım. O zaman şehir belki kendini açar, bir taş ve beton yığınından, insanların kuru bir kalabalığından, cadde ve sokakların geometrik dizilişinden ibaret olmadığını haykırır. Bir canı, bir ruhu olduğunu hissettirir.

Geçtiğimiz günlerde Siirt Belediyesi ile genellikle Dicle Üniversitesi'nin başta İlahiyat Fakültesi olmak üzere değişik bölümlerinden öğretim üyelerinin katılımıyla faaliyetlerini sürdüren Şarkiyat Araştırmaları Derneği'nin birlikte düzenledikleri Uluslararası Siirt Sempozyumu Siirt'e son derece münasip sorularla dokundu, Siirt binbir telden konuşmaya başladı.

Uzun süredir suskun olan Siirt'in meğer anlatacak ne kadar çok şeyi varmış. Siirt'i bunca yıldır bir suskunluğa mahkûm eden kör ve sağır lakaytlığa ne kadar yansak azdır. Bugün zorunlu göçle birlikte tam bir yıkıcı kültür seline maruz kalmış olan şehrin, son derece kötü bir betonarme yapılaşmayla sorumsuzca tahrip edilen geleneksel ve tarihsel dokusu son bir çığlıkla seslenmek istiyor gibi. O güzelim geniş ve ferah “cas” evlerin kat karşılığı müteahhide verilmesi furyasına bu kadar kolay kapılabilmesine karşı korkarım şehrin sakladığı bir ceza vardır (bu soruna tabii ki sadece Siirt maruz değildir. Birçok ilimiz bu durumdan muzdariptir).

Oysa en az 5000 yıllık bir insanlık tarihini gidip Siirt'i konuşturarak rahatlıkla dinleyebilirsiniz. Anadolu'dan gelip geçmiş, Asurlular, Artuklular, Roma, Bizans, Pers gibi bir çok uygarlığın, akabinde Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle İslam medeniyetinin bir çok yönünü Siirt'teki geçişlerinden izleyebilirsiniz. Tabii ki geç kalınmazsa; şehir bütün bu konularda tam bir hafıza kaybına uğramazsa veya derin bir küskünlüğe kapılıp tümüyle içine kapanmazsa. Şehirden öç almanın vaktini beklerken şehir bizden öç almaya kalkışabilir. Dağlara taşlara teklif edilmiş emaneti sorumsuzca yüklenen insanoğlu, bu yükün bütün ağırlığını şehrin omuzlarına atmış. Şehir bu kadar yükü kaldırabilir mi?

19 yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında Türkiye'de yaşananları gidip Siirt'ten izleyebilirsiniz. Şehir size bu konuda çok şey anlatacaktır, emin olun. Çıkarların inançları nasıl kötürümleştirdiğini, tamahkârlığın ve sahtekârlığın dostluk ve sadakat duygularını nasıl tepelediğini ibretle dinleyebilirsiniz. Şehir bunları size bir sır verir gibi anlatacaktır; herkesin anlamayacağı, anlamak için farklı bir dili mutlaka bilmeniz gereken manevi bir sır gibi.

Siirt Sempozyumuna yurt içinden ve yurt dışından yetmişin üstünde bilim adamı bildirileriyle katıldı. Siirt'in derin tarihi ve kültürüyle birlikte ele alan tebliğlerin her biri bir şehri konuşturmanın yolları hakkında ayrıca bir ders veriyor gibiydi.

Türkiye'de şehirlerin neresine el atarsanız tarih fışkırır. Ama tarih orada bir yerde duran bir şey değildir; ne kadar dile geliyorsa o kadar tarihtir. Sempozyumun şekillenmesinde önemli katkılarda bulunan bir tarihçi ve bir Siirtli olarak Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile 44 yıldır yayımlanmakta olan yerel Mücadele Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni Cumhur Kılıççıoğlu'nun çok güzel ve renkli anekdotları sempozyumun başka açılımlarını da sıkça işaret ediyordu.

Siirt Cumhuriyet dönemine kadar önemli bir ticaret yolu ve merkeziydi. Cumhuriyetten sonra yolların yapılması, yeni yolların son durağı haline gelen Siirt'i bir geçiş noktası olmaktan çıkarmış. Siirt'in bir suskunluğu da bundan kaynaklanıyor. Şimdi Siirt'ten geçip Van üzerinden İran'a bağlanacak olan bir yol Siirt'i tekrar bir geçiş noktası haline getiriyor. Bu geçişin sağlandığı bir dönemde düzenlenen bu sempozyumla suskun ve küskün Siirt'in dili de çözülmeye başlıyor. Anlattıkça daha çok anlatacak şeyi olduğunu hissettiriyor. Anlattığı her şey Türkiye'nin ve insanlığın toplam tarihine paha biçilmez katkılarda bulunuyor.

 

Dr. Selma Karışman'ın Şarkiyat ile İlgili Köşe Yazısı
 

İbrahim Hakkı ve ulemanın nefesi Siiirt'te esti

“Cümle alem şahs-ı vahid farz edilmiştir,
İnsan-ı kamil ise onun kalb-i müniridir.”

Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1780)

Yaşadığınız yere sizi bağlayan sosyal rolleriniz, rutinleşen mesuliyetleriniz, omuzlarınızı sarsan yükler bazen buharlaşmak ister. Bunlara, hayatla ilgili tekdüzelikler, sıradanlaşmaya yüz tutan duygular, bir zamandır ilhamı davet etmeyen ses ve renkler eklendiğinde özellikle de şair mizaçlar için ciddi bir tehlike söz konusudur. Dolayısıyla, her tebdil-i mekan edişimde ruhum daima huzur ve ferahlık bulmuştur. Bundan takriben iki ay önce yine bir mekan değişikliği davetine, fakat bu defa hiç hazırlıklı olmadığım bir anda yakalandım Siirt Belediyesi Özel Kalem Müdürü Diyaeddin Bey, İbrahim Hakkı ve Siirt uleması konulu 2. Siirt Sempozyumunda, uzmanlık olması hasebiyle bir tebliğ sunmamı rica ediyordu. Yani sadece mekan değişiminden ibaret değildi söz konusu olan, tebdille birlikte tebliğ de edecektik. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ile doktora çalışmam sırasında hemhal olmuş, Marifetname’yi müellifin din ve ahlak görüşleri açısından adeta defalarca hatmetmiştim. Hazret’in ilmî ve irfanî kisvesinin muhteşem örgüsünü dokuyan coğrafyayı görmek ve ruhaniyetinin huzuruna durmak, benim için bulunmaz bir nimetti. Tebliğ hazırlamak ve sunmaktan da her zaman beşerî bir zevk aldığım halde, o anki gündelik telaşlarıma, bazı vehimlerimin de eklenmesiyle, biraz mühlet istedim…
Aslında geçtiğimiz yıllarda, yine bir tebliğ vermek üzere Kutlu Doğum Haftasında Elazığ’a ve “Keşvivan tanıtım programı” çerçevesinde Van’a olmak üzere Doğu illerine ilk kez yolum düşmüştü. Bu nadide şehirlerin saf, temiz ve nezih havasını kısa da olsa teneffüs ettikten sonra, yurdumun özellikle Doğu ve Güneydoğu’sunu ziyarete geç kalmış olmaktan bir kez daha büyük bir hicap duymuştum. Gördüklerim ve yaşadıklarım, sadece vatanımın hafızamdaki siluetini ve ruhumun çeperlerini genişletmekle kalkmamış, sosyolojik muhayyilemin ve toplumsal bilincimin ufukları da alabildiğine genişletmişti. İşte bu tecrübelerden sonra Siirt İbrahim Hakkı ve Fakirullah Hz.nin çehresine kattığı mananın da esrarıyla muhayyilemi biraz daha cezbediyor; ruhumun, şehrin manevi iklimine doğru adeta çekildiğini hissediyordum…
Araya daha çok benim çekimserliğimden kaynaklanan uzun bir sessizlik dönemi girdi. Sempozyum tarihine sadece on gün kalmıştı ve neredeyse artık “kısmet değilmiş” demek üzereyken bir sabah kendimi manevi bir neşve içinde buldum. Hazret ruhumun en içinden bana tebessüm ediyor, sanki yıldızlarını gözlediği göklere, yollarını izlediği yerlere açıkça davet ediyordu. Fakat gönül değil de, dünya gözüyle baktığımda şartlar bir o kadar olumsuz görünüyordu. İlmel yakin vakıf olduğum Hazretle aynel yakin olamayacağımın burukluğuyla sarsılırken Siirt’ten bir telefon daha aldım. Bu defa da organizasyonun ilmi yönünden sorumlusu Şarkiyat Araştırmaları Başkanı Ahmet Erkol’du arayan ve bana doğrudan –hazırlamış olduğunu düşündüğü– tebliğin başını soruyordu. Birkaç dakika içinde konu başlığını tespit etmek ve birkaç gün içinde de tebliği hazırlamaktan başka bir şey yoktu. Bir de, baş üzre demekten başka… Davet büyük yerdendi çünkü…


Siirt Yollarında…
6 Eylül Perşembe günü, elimde yazım kolumda kızım, 20.30 Diyarbakır uçağına binmek üzere Bursa’dan yola koyulduk. Bursa’yla İstanbul’u adeta kucaklaştıran “Hızlı Feribot”un cam kıyısında, her defasında olduğu gibi denizle birlikte ruhumun kıyılarını da yokladığım, tek an gibi bir 75 dakikadan sonra İstanbul’daydık. Uçak vaktinde, neşemiz yerinde ve her şey yolunda idi. 22.30 da ise, yani tam zamanında, tecrübelere adım atıyor olmanın heyecan ve coşkusunu yaşıyordum. Kısa bir sürede işlemlerimiz tamamlandı. Dışarı çıktığımız anda ismimin yazılı olduğu tabelayı gördük. Kızımla birlikte bizi Siirt’e götürecek arabaya binerek, yola revan olduk. Yol boyunca, nazik şoförümüzden; yolculuğun üç saate yakın süreceğini, bu güzel ruble yolların iki sene önce yapıldığını, ulaşımın kolaylaşmasının ve kısalmasının yöre halkını çok memnun ettiğini, Siirt’te o gün sıcaklığın 48 dereceyi bulduğunu, buna rağmen düşük nem oranının ısının etkisini azalttığını, gecelerin ise serin geçtiğini öğrendik. Sıcağa karşı oldukça tahammülsüz olduğum için daha Bursa’dayken hava durumuyla ilgilenmiştim; tahminler üç gün boyunca 43’ten aşağıya düşmüyordu. Kızım uyuyarak, ben ise gözümü kırpmadan, konaklayacağımız Siirt Öğretmenevine vardığımızda saatler biri gösteriyordu.

Ve 7 Eylül Sabahı: Sempozyumun İlk Günü

Öğretmenevi’nin restoranında, defalarca telefon konuşması yaptığımız, organizasyon sorumluları Diyaeddin ve Ahmet Beylerle nihayet tanışmış olmanın rahatlığını yaşıyoruz. Hocalarımızın varlığıyla yemek salonu bile; sınıf, kitap, tebeşir kokusu gibi ilmin o kendine has, kuşatıcı ve aydınlık havasına bürünüvermişti. Böyle bir havayı teneffüs etmek, her zaman olduğu gibi aidiyet duygusunun güven ve huzuruyla dolduruyordu içimi. Hep birlikte sempozyumun gerçekleşeceği İl Kültür Merkezi’ne geçiyoruz. Girişte toplantının ambleminin yer aldığı büyük bir pano karşılıyor bizi. Türkiye’nin dört bir yanından sahalarının ve konunun uzmanı tam otuz ilim adamı, gözlerinden okunan heyecan ve mutlulukla birbirleriyle selamlaşıyor, helalleşiyorlar. Kimler yok ki… ilk bakışta gözüme çarpanlar, şu anda Viyana’da görev yapan İslam tarihi üstadı İhsan Süreyya Sırma Hoca, sosyolojinin –ve de Siirt’in– yüz akı Yasin Aktay, kendileriyle Elazığ Kutlu Doğum Sempozyumunda da beraber olduğumuz Ali Yılmaz ve Mehmet Akkuş Hocalar. Uludağ Üniversitesi’nden Dicle’ye geçen değerli Arapça Hocam Hulusi Beyle yıllardan sonra karşılaşmak benim için gerçekten çok hoş bir sürpriz oluyor.
Salona giriyoruz. Meşhur Siirt fıstığından mülhem, bu yılki sempozyumun hakim rengi fıstık yeşili. Siirt’in maddî ve manevî zenginliği, salonun fıstıkî atmosferinde latif bir şekilde buluşmuş. Siirtliler bir yandan şimdilerde yemişe duran fıstıkları dallarından toplarken, bir yandan da tarihlerine ait kültür hazinesinin ürünlerini devşirmeyi ihmal etmemişler; salonda bir tek boş yer bile yok. Saygı duruşu sırasında aziz şehitlerimizin mübarek ve temiz ruhlarına Fatihalar gönderirken bir yandan şahadete çok yakın duran bu topraklarda selamet ve huzurun bekası için ilticada bulunuyorum. Bütün salon yek avaz yek niyaz İstiklal Marşımızı söylüyoruz.

Böyle büyük zatları tanıtmak ve yaşatmak lazım.
Konuşmaların başlamasıyla birden sanki, Siirt’e ait, içi mücevher dolu asırlık sandukanın gizemli kapağı usulca açılıyor ve Siirt uluları; velisiyle, ulemasıyla, sevdasıyla, “artık zamanıdır” diyerek nefeslerini; neşv-ü nema buldukları topraklardan bütün aleme yaymak üzere bir bir arz-ı didar eyliyorlar. Hatıra ve hallerini, yaşayanların dillerinden terennüm etmek üzere kerem eyliyorlar. Aynı manevî iklimin ulemasıyla birlikte, İbrahim Hakkı’nın marifet ve keramet rüzgârı gönüllerde esmeye başlıyor: “Esasen tek başına İbrahim Hakkı, birden fazla sempozyumla ele alınmaya değer bir zenginliğe sahiptir. Bunun yanı sıra Molla Halil es-Siirt’i de aynı şekilde tek başına işlenecek bir ilmi hüviyete sahiptir. Ancak bütün bunların ayrı sempozyumlarla ele alınmasının güçlüğü bilindiğinden İbrahim Hakkı ve Siirt uleması, tek bir sempozyum kapsamında ele alınmıştır. Mevlana örneğinde olduğu gibi Siirt’te de üniversitenin bir fakültesine veya bir enstitüsüne İbrahim Hakkı Hazretleri’nin isminin verilmesini diliyorum. Böyle büyük zatları tanıtmak ve yaşatmak lazım. “Sözlerinin sahibi, toplantının ilmî yönünün sorumlularından Ahmet Erkol.

İkinci olarak, ciddiyet ve neşeyi, vakar ve dinamizmi, makam ve tevazuyu mezceden şahsiyetiyle sadece Siirt halkının değil, ayrıca üç gün boyunca hepimizin gönlünde taht kuran Belediye Başkanı Sayın Mervan Gül’ün konuşmasını dinliyoruz. “Geçen sene yaptığımız 1. Uluslararası Siirt Sempozyumu’nun değerlendirme kısmında, Siirt’in artık bir üniversiteyi hak ettiğinin ortaya konulması ve üzerinden bir yıl geçmeden kararının çıkması, sanırım ne derece doğru bir yolda olduğumuzun somut bir işaretidir. Siirt Üniversitesi, Siirt’imize hayırlı olsun. İşte, Uluslararası Sempozyumumuz da ilk yapıldığında, hayretten veya hayal edilememekten dolayı değeri tam olarak anlaşılamayan şeylerden biri olmuştu. Ama inanıyorum ki, önümüzdeki yıllarda değeri çok daha iyi anlaşılacak. Belediye olarak yaptığımız birçok hizmetler, ne bugün ne gelecekte unutulacaktır. Bu konuda hizmetlerimizi sürdürecek, kültürümüze sahip çıkacak ve yaşatmak için gayret göstereceğiz.”

Şehrin kültürel yapısı üzerinden toplantının bütün amacını ortaya koyan konuşma, samimiyet ve sahiliğiyle sosyal ve kültürel dokunun yabancısı olan konukları, anında şehrin içine çekiveriyor. Siirt kadim ve sadık bir dost gibi kapılarını sonuna kadar açarak ânı, geçmişi ve geleceğiyle zamanına katıyor bizi… Yabanlık ve gurbet duygusu, yerini, hiç nazlanmadan hemhal olmaya bırakıyor.

Siyasilerden de bir milletvekilimiz var aramızda. Siirt Milletvekili Afif Demirkıran, Sempozyumun onur konuğu. Beldesine önem vermiş biri olarak adeta kürsüden şehrine ve hemşehrilerine selamlar gönderiyor, müjdeler veriyor: “Çok zengin bir tarihî ve kültürel geçmişi olan Siirt’in sahip olduğu zenginliklerden biri de İbrahim Hakkı Hz.dir. Hepimizin gayretiyle üniversitemizin bir fakültesine de İbrahim Hakkı’nın adı verilecek. Siirt’in tarihini çok iyi tanıtmak gerekir ve bunun için Siirt’e mutlaka bir müze kazandıracağız.” Sayın Milletvekili bu projelere yurdun dört bir yanından kapı açmak üzere 13-14 Kasım tarihlerinde, 81 ilden işadamı ve gazetecinin katılımıyla bir Siirt tanıtma programı düzenleyeceklerini duydurduktan sonra, dünden bugüne, bugünden yarına uzanan veciz ve çarpıcı bir mesaj veriyor: “Ulemanın yaşadığı yerde kavga değil, her zaman barış hakim olmuştur.” Oturumlara adeta girizgâh teşkil eden konuşmalardan sonra toplantının ilk oturumuna katılmak üzere ismimiz anons ediliyor ve çiçeklerle bezeli şık bir masada yerlerimizi alıyoruz.

Sempozyum’un Fikrî Temelinin Aldığı İlk Oturum
Oturum Başkanımız, ilmî ve mümtaz şahsiyetiyle sahanın duayeni olarak temayüz etmiş İhsan Süreyya Sırma Hoca. Siirt Pervari doğumlu olduğunu burada öğreniyorum. Ulema geleneğinin önemli bir halkası olduğunu da. Doktorasını Sorbon’da yapmış olan hocamız, Siirt Lisesi’nden mezun olduğunda yapmış olduğu bir gözlemi dile getirerek, bir bakıma Sempozyum’dan beklenen evrensel gayeyi vurgulamış oluyor: “Niçin daha o zamanlar pek çoğumuz Hugo’yu tanıyorduk da, İbrahim Hakkı hiçbir arkadaşım tarafından tanınmıyordu?”

“Türk Eğitiminin Modernleşmesi Bağlamında Siirt Medreseleri”, Konya Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasin Aktay’ın konusu. Bu konuyla; iki gün, yedi oturum boyunca işlenecek olan ve İbrahim Hakkı’nın da hikemî şahsiyetini besleyen irfanî ilim geleneğinin temellerini, kırılma noktasını ve değişimini öğrenerek, toplantının genel çerçevesine, sağlam bir giriş yapmış oluyoruz. Döneminde ulemanın halkı temsil ettiğini, bu bağlamda sivil toplum sayılabileceğini, Devlet-Ulema-Halk arasında kopukluk değil, bütünlük söz konusu olduğunu, Siirt’te Ulema gerçeğiyle biraz daha çarpılarak karşılaştığımızı vukufla anlatıyor Yasin Hoca. Gerçekten de iki gün boyunca özellikle toplantıya Siirt yöresi dışından katılan akademisyenlerle birlikte bu cezp edici sarsılmayı çok derinden yaşadık. İnsanımızın önemli konulardaki kanaatlerini âlimlerin oluşturduğunu, Türk modernleşmesinin ise ulemanın yok olması süreci şeklinde geliştiği, aldığım notlar arsında. Konunun Rasim Özdenören’in “Gül Yetiştiren Adam”ıyla bağlanmasını son derece isabetli ve anlamlı buluyorum (Romanda, yakın tarihte, kendisinin, yani geleneğin dışında değişen dünyayla iletişim ve sevgi dilini istemeden yitiren ulemanın, gül yetiştirerek, yeni dünyaya ve gelecek nesillere ulaşma çabasının çarpıcı bir serüveni işlenir. İstikbalin nüvesi olarak çocuk karakter, hikâyenin bir zamanı içine, ulemanın; geçmişin mirasını, geleceğe aktarmasının son şansı ve tesellisi olarak girer. Onun da tıpkı güller gibi, ulemanın nadide ihtimamına, engin dikkat ve sabrına ihtiyacı vardır.) Akleden kalbime doğan düşünceyi, bir yakarış olarak tebliğimin son satırına not ediyorum.

“İbrahim Hakkı’nın Hayatı ve Felsefesi”, konunun uzmanı Dr. Şakir Diclehan tarafından anlatılıyor. Ayrıntılarıyla verilen hayat öyküsüyle birlikte sosyal bazı konulara da parmak basan Diclehan, mesela Tillo olarak halkın kültürel hafızasına yer eden bir ismin, pek çoğuyla birlikte, hangi gerekçeyle değiştirildiğini sorguluyor. Konuşmasının sonunda, arkasında hakikat payı olan bir konuyu esprili bir yaklaşımla gündeme getiriyor. Erzurum Hasankale’de doğan ve hayatı münavebeli olarak, doğduğu yer ile medfun olduğu Siirt (Tillo) arasında geçen İbrahim Hakkı Hz.ne dünyaya geldiği yer de, bağrında yattığı yer de, sahip çıkmakta yarışıyor. Erzurumlu olan Şakir Diclehan, Siirtli olan İhsan Süreyya sırma Hoca’ya iki şehrin bu konuda uzlaşması için kefalet teklifinde bulunuyor. Teklif, salonu dolduranlar, yani Siirt cephesi tarafından alkışlarla karşılanıyor.

İlk Oturumun Üçüncü Konuşmacısıyım
Kendini anlatmak, kişiye en zor gelenidir. “Âyinesi iştir kişinin, zira lafa bakılmaz! Fakat burada laf ve iş bir olması, işimizi biraz kolaylaştırıyor: Tebliğimin konusu, “Küreselleşmenin Meydan Okumaları Karşısında Bir Değerler Sistemi Olarak Marifetname’nin Önemi”. Öncelikli olarak, İslam toplum düşüncesinde ahlaki değerlerin esasını ilahî emirlerin teşkil ettiğinden hareketle, modern insanın bunalımının, onu bütün manevi bağlarından kopararak, bu değerler hiyerarşisini altüst eden küreselleşmenin meydan okumasından kaynaklandığını vurguluyorum. Bu meydan okuma karşısında İbrahim Hakkı’nın, sırat-ı müstakim üzerinde ahlak-ı hamideye yürüyen “kâmil insan”ı, her an için köklerini maziden alan evrensel bir değerler sistemi inşa ederek, ait olduğu medeniyetin varlık-bilgi-değer yapılanmasını ihya edebilecektir. Üstad’ın lisanıyla, yeter ki insan “kendi varlığını, Hay ve Vedud olan Allah’ın varlığını bilmeye anahtar ve ayna olarak tanıyabilsin”. Bu “marifet” sayesinde değerini, eşref-i mahlûkat olma bilinci ve sorumluluğu üzerinden kavrayabilsin. Bu derunî kavrayışla, İslam’a ait hakikatin ontolojik zemininden, yeniden evrensel bir toplumsal gerçeklik inşa etmenin derdini yaşasın. Yeter ki, batının bugününü yarınını, iradesini tercihi, tecrübesini tarihi, imkânını nimeti, kaderini kaderi olarak kabul etmek istemediğinden emin olsun, ısrar ve istikrarla gül yetiştirmeye davet etsin…

Son konuşmayı, ulema geleneğini bizzat tecrübe eden ve tebliğinin de konusu, rahle-i tedrisinde yetiştiği Muhyeddin-i Haveli olan Prof. Dr. Abdulbaki Güneş yapıyor. Hadis ilmindeki hafıza gücü, öğretim metodu, ilmî yeterliliği ile Molla Muhyeddin’i, sempozyum boyunca tanışacağımız ulema zümresinin öğrencisi Abdulbaki Hocayı da Süreyya Sırma Hoca ile birlikte bilge alim modelinin öncüsü olarak selamlıyoruz…

Bu beste burada bitmiyor…
Sevgili okuyucu, Siirt’i ve 2. Siirt Sempozyumu’nu yazmaya devam edeceğim. Mufassalı, mücmele tercih ettiğimden değil, meramımı kısa yoldan anlatamamaktan hiç değil. İlmî geleneğiyle, manevi dokusuyla, tarihiyle, coğrafyasıyla sizi Siirt’e, Siirt’i size biraz daha yakîn kılabilmek, kalbinizden Siirt’e kelimelerden yol döşeyebilmek, hazineleri toprak altından bir bir çıkarılıp açılırken, sizi de bu tarihî sahneye konuk edebilmek için… Belki de en önemlisi, küresel meydan okumaya, yerel üzerinden devşireceğimiz zenginliklerle evrensel cevaplar verebilme temrinini birlikte tecrübe etmek için…

Dr. Selma Karışman
Eylül 2007, Bursa
 

Siirt'in taşı toprağı ulema

“Taşı toprağı altın”. Payitaht İstanbul için söylenegelen hakiki bir tesbit, hatasız bir teşbih. Siirt’i biraz tanıyan herkes, “altın” kelimesini, ondan da değerli bir başka sözcükle değiştirerek, bu deyişi sadece bu şehre has kılabilir: “Taşı toprağı Ulema”… Bu şehirde, yalnız, ilim dergâhından şehrin kültür iklimine nice soluklar, nice satırlar bırakarak Hakka yürüyen ilim erbabı değil, yaşayanlar da, her adımda size bir ulema çehresini hatırlatıyor. Merhaba dediğiniz, hal hatır sorduğunuz herkes; burada, ya bir molla ya bir seydâ ya bir pîr torunu… Ayrıca her bir ulemanın hayat hikâyesini dinledikçe, bu sıfatı, sadece “bilmek”le kalanların değil, âlemler hakkında bilgi sahibi olanların hak ettiğini bir kez daha idrak ediyorsunuz. Bütün bunlardan dolayı yazımın bu ikinci bölümünde, “İbrahim Hakkı ve Siirt Uleması” Sempozyumunda sunulan tebliğlerin hiçbirini, didaktiklik ve monotonluğa kayma pahasına da olsa, zikretmeden geçemeyeceğim. Her biri farklı bir ulemayı veya aynı şahsiyetin ayrı hüviyet ve meziyetini ele alan değerli tebliğciler kadar, tebliğlere konu olan ulemaya, tek tek sonsuz tazim ve hürmetimden…

Kaldığımız yerden: Zamanla birlikte sadırlar da genişliyor
Bir yandan Sempozyum’un ilmî havası; alabildiğine hızı, cazibesi ve yoğunluğuyla devam ederken diğer yandan eşsiz tabiat güzelliğiyle ve manevi burçları hatta –itiraf ediyorum- tiftik battaniyeleri, kilimleri ve büryan kebabıyla sokak, her an sizi yüreğine çekiyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi… Bütün oturumlara katılmış olmanızın ya da büyük bir defter dolusu not tutmuş olmanızın yorgunluğu veya elinize geçirdiğiniz tebliğ metinleriyle gece yarılarına kadar notlarınızı tashih etmenizin mahmurluğu; hiçbiri kendinize karşı bile bir mazeret teşkil etmiyor, Siirt’in, dışarıda sizi bekleyen manevi atmosferi karşısında. Gönlünüz o kadar dinç ki. Ayrıca zaman açısından da endişeye mahal yok. Kabına sığmayan uhrevi ahenk, vakti de kışkırtarak kendine uyduracak ve hep birlikte genişleyeceğiz. Her şey iki güne sığacak ve ardından bize işte böyle tek yazıya sığamayan, sadece sayfalardan değil gönlümüzün buutlarından taşan, anlık değil ömürlük gerçek yaşanılmışlıklara sahip olacağız. Ürkütücü ritmi ve zorunlu hendesesiyle modern hayatın cenderesinden ve ruhun bitmez tükenmez med-cezirlerinden azade olarak… Üstelik İçimiz arınmış, sosyal hafızamız şahlanmış, manevi mahfazamız taçlanmış olarak…

Dîvan’a ve Şair İbrahim Hakkı’ya Adım Adım Yaklaşmaktayım
İkinci Oturumun ilk konuşmasında Prof. Dr. Ali Bakkal, İslam Bilim Tarihinde ve Marifetname’de astronomiyi büyük bir vukufla ele alıyor. “Astronimide Kepler’i hazırlayan İslam Dünyasıdır. Hamedan Rasathanesi’nin kurucusu İbn-i Sinadır. Astronomi sahasında en üzücü olay, Tophanedeki Rasathanedir. 40-50 yıl açık kaldıktan sonra güya Şeyhülislam’ın fetvasıyla kapatılıyor. Böyle olsun ya da olmasın 16. asırda başlayan asıl gerilememiz, ilimdedir. İki asır önce İstanbul’da Rasathane kapatılırken, Tillo Dağında ziciyle, usturlabıyla, cetvelleriyle özel bir rasathane kuruluyor. İbrahim Hakkı, en yeni bilgilerle; Kepler ve Kopernik astronomisini öğrenerek gökleri inceliyor”. Doktora tezimde İbrahim Hakkı’nın din, ahlak ve ekonomi ilişkilerini, bu konuda en önemli bulgular ihtiva eden temel eseri Marifetname’yi eksen alarak incelemiştim. Aslına sadık kalmak ve tercümenin doğal eksiklerinden korunmak için eseri, Osmanlıcasından takip etmiştim. Tezimin diğer ayağı, aynı ilişkileri, yine temel eserleri “Ulusların Zenginliği” ve “Ahlaki Duygular Kuramı” eşliğinde incelediğim Adam Smith’ti ve en az birincisi kadar önemli ve hacimli ikinci eserin Türkçe çevirisi dahi bulunmamaktaydı. Bu durumun beni içine çektiği yoğun çeviri girdabı ve ardından gelen tez yazım döneminin malum sancıları sırasında, çok üzüldüğüm konuların belki de en başında geleni şu olmuştu: Üstad’ın muhteşem Divan’ına ulaşmaya zaman bulamamış ve bu eserde yer alan şiirlere sadece kaynaklarımdaki alıntılar vasıtasıyla bir nebze muttali olabilmiştim. Sempozyum’un ikinci oturumunda, iki İslâmi edebiyat Hocasının Dîvan ile alakalı tebliğleri bundan dolayı beni çok heyecanlandırdı. Prof.Dr. Ali Yılmaz, tebliğinde Divan’ı, Ayet ve Hadis iktibasları çerçevesinde ele almış. “Ne kim kılmış Habibullah bize tebliğ ahkamı / Kabul ettim onu âmentü billah ve hükmüllah / Dilim ikrarını kalbimle tasdik eyledi / Senin hıfzında imanım emanet olsun ey Allah” İbrahim Hakkı’nın Marifetname’de ortaya koyduğu bu merkezî hayat prensibi, Dîvan’ında da aynen, hattâ mısraların musiki ikliminde daha da derinleşerek devam ediyor. Marifetname gibi ansiklopedik bir eserin yoğun gündeminden dolayı tam manasıyla kanatlanamayan şiirinin, Dîvan’daki uygun zemini bulur bulmaz zirveleri yoklayışı karşısında, şair mizacım alabildiğine duygulanıyor. Âlim ve mutasavvıf yönlerinden sonra, Şair İbrahim Hakkıyla da, hem de ilhamını aldığı topraklarda, geç de olsa tanışmanın tarifsiz bahtiyarlığını yaşıyorum. Kâl’de, Kur’anın Kerîm Âyetlerinden lafız ve mâna devşirmek emeli; Hâl’de, Marifetullah ameli ile birleşince, sözün, vahdet saltanatlı bir nazıma dönüşmekten başka çaresi kalabilir mi? “Aşkında fâni olmadır iyyâke na’büdü / Andan bekâ seninledir iyyâke nesta’in”. Allah’ın ne dilerse yapma kudreti karşısında (“yefalullahü ma yeşa”), kula düşenin, bütün dünyevî renklerin ötesinde O’nun hükmünün boyasına bürünmek olduğu konusunda, bir şair, nefsini bu kadar mı latif uyarabilir? “Hakkı bu telvinden uyan yek-rengü yektâ ol heman / hoş sıbgatullah’a boyan çün yef’alullâhü ma yeşa” …
Yrd.Doç.Dr. Zülfikar Güngör, Dîvan’da Hz.Peygamber temasını anlatıyor. Dîvan’ın, Numan Külekçi ve Turgut Karabey tarafından, günümüz Türkçesine kazandırıldığını kendisinden öğreniyoruz. Gelenekten geleceğe yapılan ne büyük bir armağan… Artık Dîvan’a bir adım daha yakînim. Mutasavvıf şair, Dîvan’ında Allah sevgisinin ispatını, Peygamber’e ittiba ve muhabbet üzerinden ortaya koymuş. Görmekte sabırsızlandığım “Ol Kerem kânı” redifli 25 beyitlik Nât’ın, şimdilik sadece bir beyitinden kâm alıyorum: “Gel ey Hakki unut halkı Habib-i Hakk’dan al hulkı / Ki Hakk’dan hüsn-i hulk almıştı meccân ol kerem kânı”. “Olmuş” redifli Kaside; Üstad’ın iman, amel ve ahiret inancını, neredeyse başkaca bir izaha gerek kalmadan gözler önüne seriyor: “Kitâb u sünneti hıfz et amel tohmun ziraat kıl / Ki mahsûl-ı cihân-ı câna mezra bu cihân olmuş”.
Bu oturumun son konuşmacısı, Doç.Dr. Nurettin Turgay, Marifetname’ye Göre Hayvan ve Bitkilerin Yaradılışını anlatıyor: “İbrahim Hakkı eserinde konuyu, südûr nazariyesi çerçevesinde madenler, bitkiler, hayvanlar olmak üzere üç merhalede ele almıştır. Önce madenler, mineraller, toprak, su; toprak müsait olunca bitkiler; sonra da hayvanlar ve insanlar yaratılmıştır”. Hoca’ya göre tıpkı Araf Suresi 54. Ayette Kâinat’ın altı günde yaratılmasının, altı safhayla yorumlanması gibi, bu düşüncenin de temsîli olduğunu düşünebiliriz.
Bütün bu anlatılanlardan sonra, bir kez daha şu düşünce ve arzuya kapılmaktan kendimi alamıyorum: İlimlerin, kesin çizgilerle uzmanlık alanlarına ayrılmadığı ve âlimin her fendeki bilgi ve tecrübesini tek bir eserde ortaya koyduğu geleneksel zamanların gerçek bir prototipini teşkil eden Erzurumlu ve emsallerinin, ilmî tetkiklere konu olacak ve keşfedilecek daha ne kadar da çok yönü var!

 

 

Sempozyum’un En Renkli Oturumu
Bu oturum ezberlerimi bozacak, bu oturum beni kültürü, insanı, edebiyatı, ulemasıyla Siirt ve Siirtliye dost kılacak; bâki dost… Konular, konularla; şahıslar şahıslarla; fikirler fikirlerle yarışıyor…
İlk olarak Doç.Dr. İbrahim Coşkun, Şeyh Hamid Mardinî’yi ve Risaletu’z Zehebiyye fi’l–Akaid adlı eserini anlatacak. 1802-1882 yılları arasında yaşayan mutasavvıf âlim, “altın kitapçık” anlamını taşıyan Risale’sinde tasavvufî görüşlerini, akaid (inanç) konularıyla birleştirerek ortaya koymuş. İbrahim Hoca, bu durumu şu ifadelerle temellendiriyor: “Tasavvuf daha ziyade şahsî bir iç tecrübedir; bu bakımdan dışarıdan denetlenmesi zordur. Bu tecrübeye hayaller ve beklentiler karışarak inanca dönüşebilir. Bu bakımdan tasavvuf, akaid ilişkisi çok önemlidir.”
Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, büyük bir coşkuyla, dedesi Molla Abdurrezzak-ı Hashirî’yi anlatıyor. Böylece bu Sempozyum’un daha pek çok mümtaz konuşmacısı gibi, Sırma Hocanın da, genlerindeki ulema damarını keşfetmiş oluyoruz. 1928’de vefat eden Molla Hashirî’nin 48 hutbe ihtiva eden önemli bir Hutbeler Mecmuası var. Haftada bir hatmeden muhterem Zât, Mecmuat-ı Resail’inde, bu hatimin metodu ile birlikte İmam Şâfii ile İmam Hanefi arasındaki içtihad farklarını ortaya koymuş. Ulema Dede’yi, Âlim torunun hissî ve beliğ üslubundan dinlemeye doyum olmuyor.
Üçüncü konuşmacı Doç.Dr. Abdülkerim Ünalan, tebliğ konusu Molla Fahreddin’e, Sempozyum’un ve bulunduğumuz toprakların ruhunu terennüm eden bir girişle geçiş yapıyor: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir. Onlar; tarla, bağ, bahçe bırakmamışlar, ilim bırakmışlardır. Değer verilen şeye rağbet edilir ki, bu da ilmin, bilginin yayılmasını sağlar. Bölgemizde çok dâhi/ulema yetişmiştir. Dünya yüzünde, Doğu Medreseleri kadar, İslami ilimlerin okutulduğu bir başka yer yoktur. Şark Uleması, Dünya çapında dâhi âlimler, hep bu ocaklardan yetişmiştir Hakkı dâhidir, evrensel bir kişiliktir. Fahreddin Efendi, ondan daha üstün bir zekâya sahip değilse de, daha aşağı da değildir fakat su yüzüne çıkmamıştır. Kendisi Seyyid olup, Hasan et Tilmizi’den ders almıştır. Sahabi tipli bir insandır. İslami ilimlerin hemen hepsinde küçük büyük eserler ortaya koymuştur.”
Yrd.Doç.Dr. Cüneyt Gökçe, Seyyid Ali Findiki ve Dîvan’ını, anlatmakla kalmıyor, mısraları adeta Seyyid’in dilinden terennüm ediyor. Hayat hikayesinden sonra Seyyid Ali’nin, Dîvan’ının tamama yakınını Kürtçe olarak kaleme aldığını fakat eserde bölgecilik ve ırkçılık taassubunun izine ve kokusuna dahi rastlanmadığını öğreniyoruz. Seyyid Ali, hayattayken, “Ali kalk artık, daha ne zamana kadar böyle gafil kalacaksın / Kendi el emeğinden ye, yer vâdi bile olsa” diyerek, kendisi üzerinden insanlara seslenirken, Hakka yürüdükten sonra da mezar taşından ve eserlerinden mesaj vermeye devam etmiş: “Kim gelirse gelsin Dünya’ya / İster şeyh olsun, ister fakir, ister ağa / Kurtulmak mümkün değildir ölümden / Ne Şark’da ne de Garp’da”.
Bu bölümün ve günün son konuşmacısı, aynı zamanda Siirt’e ve Türk kültür hayatına çok önemli bir kaynak kazandırmış olan Dr. Hüseyin Arslan. Tebliğİ, bu kaynak eser ile aynı adı taşıyor: “Yüksek Ruhlar ve Aydınlar Yurdu Tillo”. Tillo’nun; Süryanicede “yüksek ruh”, Arapçada “yüksek tepe”, Türkçede “aydınlar” anlamına geldiğini öğreniyoruz. Eserin başlığının, Siirt ve bölge yöresinin etnik yapısına işaret edercesine bu mozaiklerin bir sentezi olarak seçilmesini oldukça hoş ve anlamlı buluyorum. Sonradan hepimize armağan edilen Kitaba, sadece Siirtliler değil, sadece Siirt’i değil, tarihî, kültürel ve manevi zenginlikleriyle, bütün bölgeyi tanımak isteyenler sahip olmalı…
Yüksek ruhlar ve aydınlar diyarı Siirt’te, maneviyat ve ilmin aydınlığıyla gönülleri huzura gark eden bir günü daha geride bırakıyoruz. Günün sıcaklığı, geceyle birlikte yerini, tatlı bir esintiye, yoğunluğu ise yeni edindiğim bilgileri devşirdiğim bir tefekkür zamanının latif dinginliğine bırakıyor. Marifetname’nin önemli bir bölümünü kapsayan astronomik bilgileri, yerinde bir kere daha yâd etmek, bir anda sadece Yeryüzü’ne değil, Gökyüzüne ve Gökyüzündekilere bakışımı da değiştiriyor. “Perde, nâgah açılıyor ve odamın küçücük pencereden devasa bir göğün elmastan kapısını aralıyorum. Gönül gözüm; göğü ve esrarını Marifetullah aşkıyla gözleyen İbrahim Hakkı’nın gözlerinde göğe dalıyor. Gün yorgunu gözlerim, gece redifli o muhteşem beytin fısıltısıyla alabildiğine diriliyor: “Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde”. Bu niyazla artık, Sema’nın avucunuza konacak kadar yakın olan yıldızlarını, gece ağarana dek haşyetle gözlerinize çekebilir, ruhunuzun gözbebeğinize nakşedebilirsiniz. Erzurumlu’nun buyurduğu üzre: “Âşıklar uyumaz gece sen hem uyuma kim / Gönlin gözine görine cânân gecelerde”...

8 Eylül Cumartesi, Toplantının İkinci ve Son Günü
Bugün yine oldukça yoğun bir gündem var. Yeni ulema çehreleriyle tanışacak ve yeni bilgi ufuklarına ulaşacak olmanın iştiyakıyla ilk oturumun notlarını almaya koyuluyorum. Heyecanımı artıran bir başka konu da, iki ayrı tebliğ eşliğinde İbrahim Hakkı’nın, sufî ve musikişinas yönleriyle ele alınacak olması. Aslında Hazret, Marifetname’de intisabını net olarak ortaya koymaz fakat dikkatli okuyucu; tavsiye, tecrübe ve yorumlarından, Nakşilikle alakasını rahatlıkla çıkarabilir. Bu bakımdan Dr. Hüseyin Kurt’un “İbrahim Hakkı’nın Nakşibendiliğe Bakışı” başlıklı sunumunu önemli buluyorum. Konu, Marifetname’den alıntılar eşliğinde ele alınmış: “İbrahim Hakkı, zikrin felsefesini, tevile mahal kalmayacak şekilde âyetlerle temellendirir. ‘Beni anın ki ben de sizi anayım’ (2/152) ‘Rabbini çokça zikret’ (3/41) Zikrin dil, kalp ve sır olmak üzere üç mertebesi vardır. Dil zikretmese de kalp tekrar eder, sır ise gaybî zikirdir. Marifet dileğinde bulunan kimse, zikre devamla çok dereceler kat eder. La ilâhe illallah; kalplere hayat, vuslata sebeptir. Gecelerde redifli şiirinde sûfi şair, olanca açıklık ve belagatla meşrebini ortaya koymuştur: “Allah için ol halka mukârin gece gündüz / Ey Hakkı nihan aşk oduna yan gecelerde”.
Mâna âleminde ve musiki ahengine sahip mısralarında incelen ruhlarımız, Üstadın musiki dünyasına girmekte hiç zorlanmıyor: Dr. Hüseyin Akpınar’ın konusu, “İbrahim Hakkı’da Musiki Düşüncesi”. İlk olarak İbrahim Hakkı’nın musiki ile; felsefe, tasavvuf, beste, icra bağlamında ve salt musiki olarak ilgilendiğini öğreniyoruz. Musikişinas İbrahim Hakkı Marifetname'de musikiyi, astronomi perspektifinden ele alarak incelemiş: “24 feleğin 24 farklı hareketi olup her bir felek başka bir yerden cana can katan nağmelerle tesbih ve tehlîl ederek sürekli Yaratıcı’nın aşkı ile dönüp dururlar. İşte bu ilme musiki denir. Nağme, ruhani bir mantıktır. Ruhani nağme ise gönül alıcıdır. Eğer hakiki bir dinleyici olursan, hayatının zamanları boşa geçmez: “Eğer hakikatle olursan sâmi / Olmaz evkat-ı hayatın zâyi”. Nağmenin lezzeti vicdanidir. Kalp ve gönüldeki gizli sırları ancak o açabilir: “Musiki hikmete dair fendir / Bilene bilmeyene ruşendir”. Hüseyin Akpınar değerli bilgiler vermeye devam ediyor: “İbrahim Hakkı’nın beste yaptığı ve icra ettiğini mektuplarından öğreniyoruz. Sultan Mahmut tarafından 1758 de saray davet edildiğinde eşi Züleyha’ya yazdığı mektupta ‘seninle ses sese verelim de çok türlü besteler okuyalım, sefalar edelim’ der ”…
Dr. Abdurrahman Adak, “Siirt’te Şair ve Şiir Üzerine Bazı Değerlendirmeler” yapıyor. Bilgisayar ile yapılan istatistikî sunumun, tebliğler kitaplaşmadan önce bir makale olarak yayınlanması gerektiğini düşünüyorum. Adak tespit ettiği 106 şairi; Osmanlı öncesi, Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyet Dönemini baz almak suretiyle daha pek çok açıdan tasnif etmiş. En erken yaşayan şair 11. yüzyıla ait. Özellikle hanım bir şair olarak Siirt’te medfun olan Sultan Memduh’un eşi Zemzem Hanım’a karşı büyük bir hayranlık duyuyorum. Zemzem hanım Arapça bir Dîvan’a ve tasavvufi bir hayat öyküsüne sahip.
Prof.Dr. M. Tevfik Ramazan el-Buti’nin, Dedesi Molla Ramazan el-Buti’yi ele aldığı tebliği, Arapçadan çeviren öğrencisi Dr. Abdulhadi Timurtaş tarafından sunuluyor.

2. Oturum’un Kahramanı Molla Halil!
Siirt ulularından Molla Halil, 1745 doğumlu. İbrahim Hakkı Hazretlerinden, Allah’ın zihnini ve hafızasını kuvvetlendirmesi konusunda duasını alan Molla Halil’in Hızır as.’ın duasına da mazhar olduğu söyleniyor. Hayatını, zahirî ve batınî ilim tahsiline ve bunları yaymaya adayan büyük zat, yirmiden fazla esere sahip.
İlk olarak Prof.Dr. Halil Çiçek, “Molla Halil’in Tefsirciliği” ni sunuyor. Bölge medreselerinin eğitiminde öne çıkan hususun, Kitap ve Sünnet’in dilini en güzel şekilde kullanarak İlmî istimbatta bulunmak olduğunu öğreniyoruz. Çiçeğe göre âlimler; bir ibareyi, altındaki bilgiyi yakalamak için adeta ibare operatörü gibi ameliyat ediyorlar. Molla Halil’in biri tamamlanmış, diğeri tamamlanmamış iki tefsiri var. Tefsirlerinde, ilmî geleneğimizde çok ilgi gören Beyzavi tefsirini esas almış. Daha pek çok önemli teknik ve biyografik bilgiden sonra, bu defa da Molla Halil’in fakih yönünü, Öğr. Gör. Adnan Memduhoğlu’ndan dinliyoruz.
Memduhoğlu; Molla Halil’i, moderniteyle boğuşan parçacı/kartezyen ilim dünyasında geleneksel âlim prototipini en güzel şekilde temsil eden câmi bir ilim adamı olarak takdim ediyor. Tebliğci, Nehcül Enam sahibi Molla Halil’in ilmî metodunu anlatırken bugünkü bir eksiğimize de dikkat çekiyor: “Vusulsüzlüğümüz, usulsüzlüğümüzdendir”.
Dr. Nazım Hasırcı, tebliğinde İsagoci geleneği çerçevesinde Molla Halil’in İsagocisi’ni ele almış. Gazali’nin, mantık bilinmeden hiçbir şey bilinemeyeceğinden yola çıkarak mantığı İslam İlimlerinin başına koyduğunu belirtiyor. Mantığa giriş anlamına gelen isagoci hakkında genel bilgiler verildikten sonra Molla Halil’in isagocisi detaylı olarak ele alınıyor.
Dr. Ömer Pakiş “Molla Halid-i Oleki” yi anlatıyor. Seyyid Sıbgatullah’a bağlanmadan önce ilimde mağruriyet taşıyan Molla Halid, Gavs-ı Hızân’ın adını duyar. Denemek amacıyla zihninde hazırladığı soruları daha sormadan Gavs, aynı soruları ona yöneltir ve bu tecrübe, Oleki’nin manevi gelişiminde bir basamak olur. İlmî/tasavvufi yapıyla ilgili hatırat kitabi bulunan Oleki, 1854’te hadis icazetnamesi veriyor.
Öğr. Gör. Abdulhadi Timurtaş Şeyh Hattab Eren’in vaiz ve müderrislik yönünü anlatıyor. Medreselerin ıslahı için Eruh’ta uygulanacak bir proje tasarlayan Eren, Isparta Şark-ı Karaağaç’a tayini ile bu projeden vazgeçmek zorunda kalıyor. İcazetnamesini Silopili Seyit Hasan Bilen’den alan Şeyh Eren, geleneğin bir devamı olarak halen hayatını sürdürüyor.

3. Oturum
Sunumlara geçilmeden önce Oturum Başkanı Prof.Dr. Ali Yılmaz, önemli bir hakikatin hakkını teslim ediyor: Genelde bu tür toplantılara şehrin mülkî erkânı sadece göstermelik olarak katıldığı halde, bütün oturumları hiç aksatmadan ve büyük bir dikkatle izleyen Belediye Başkanı Sayın Mervan Gül’e bütün konuşmacılar ve izleyiciler adına tebrik ve teşekkürlerini bildiriyor. İlk olarak Doç. Dr. Hasan Keskin Marifetname’de Müteşabih Ayetleri anlatıyor. Müteşabih’in; mânaları bilinemeyen, kapalılık bulunan ya da birkaç mânaya sahip olduğu için tek bir mânanın tercih edilemediği, mutlak müteşabihin ise mânalarını yalnız Allah’ın bildiği Ayetler olduğuna dikkat çekiyor. İbrahim Hakkı Marifetname ve Dîvan’ında Arş, Kürsi, Kalem, Levh-i mahfuz, Sidretü’l Münteha olmak üzere pek çok kavramsal müteşabihe başvurmuş. Hem maddi hem manevi âlemin burçlarında dolaşan bir ilim ve mâna ehlinin, müteşabihin derinliklerine de kulaç atması kadar tabii ne olabilir diye düşünüyorum.
İkinci olarak Yrd.Doç.Dr. Mehmet Bilen, Takiyyüddin Ubeydullah el-İs’irdi adlı Muhaddis’i anlatıyor. Siirt’li muhaddis 13.yy.da Eyyubilerin son dönemi, Memlüklerin ilk kırk yılında yaşamış. Ezberinde yüz bin hadis var. Tirmizi’nin Sünen’i için “Kim bu kitabı elinde bulundurursa evinde konuşan Peygamber vardır” diyor. Kızı Ümmühan Hafsa’nın da hadisle meşgul olduğunu öğreniyoruz. Bilen’in akıcı anlatımıyla sanki Siirt’li muhaddisle tanışmış gibi oluyoruz.
Üçüncü olarak Doç.Dr.M. Edip Çağmar, Nureddin es-Si’irdi ve Mevlidi hakkında bilgi veriyor. Arapça yazılmış bir çok emsaline rağmen Siirt’te bu Mevlid okunuyor. Arapça’da 500 e yakın Mevlid yazıldığını ve bu edebi türün hicri 3. asırdan sonra ihdas edildiğini öğreniyoruz.
Bu bölümün son konuşmacısı Öğr.Gör. Abdulkadir Aydın, “Siirt Ulemasından Sultan Memduh’un Hayatı ve Mahzenu’l-Esrar Adlı Eseri” hakkında önemli bilgiler veriyor: “Siirt ulemasından Sultan Memduh Anadolu’nun yetiştirmiş olduğu mutasavvıflardandır. Anadolu toprağı öbek öbek evliyalar otağıdır. Veliler birer burç gibi her kalede, her köyde, her obada kendini göstermektedir. Nazım bir eser olan Mahzenu’l Esrâr’ın müellifi Sultan Memduh da, bu tasavvuf ehlinin dilinden düşmeyen bir mutasavvıftır. Yirmi yaşına kadar İbrahim Hakkı Hz.nin yanında sarf, nahiv, tefsir, hadis, fıkıh tahsil etmiştir. Hocasının, ileride büyük bir mutasavvıf olacağını ima edercesine “Barekallah fikê ya Memduh”(Allah sana bereketini ihsan etsin ey Memduh) duasına mazhar olmuştur. Tek nüshası olan eseri, müritlerini eğitme gayesi ile didaktik olarak kaleme alınmıştır”.

Günün ve Sempozyumun Son Oturumu
İlk olarak Şarkiyat Araştırmaları Derneği Başkanı, Yrd.Doç.Dr. Ahmet Erkol’dan Molla Abdülhadi el-Comani ve manzum risaleleri hakkında bilgi alıyoruz. Erkol konuşmasında, özellikle bütün bu ulemanın büyük bir özveriyle ve güçlüklerle bu ilim ve irfan mücadelesini yürüttüğünün altını çiziyor. Alimlerin bu sempozyumda çeşitli tebliğlerle ele alınmasının bir başlangıç olduğu ve bundan sonra ulemanın eserlerinin de birer birer gün yüzüne çıkacağı tespit ve temennisinde bulunuyor. Bu temenniye yürekten katılıyoruz.
Yrd.Doç.Dr.M.Cevat Ergin, Molla Ahmet Meylani’nin aslen Siirt’li olup Diyarbakır’a yerleştiğini, yazılı bir eser bırakmayıp hayatını tedrisata adadığını ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.
Oturumun heyecanlı konuşmalarından biri de Şefik Korkusuz tarafından yapılıyor. “Siirt, ilim adamlarının ürediği bir hazinedir. Şehir, eğer kendi hazinesinin farkına varırsa bunun önemli sonuçları olacaktır. Tıpkı bu toplantıda olduğu gibi bu bildiriler kitaba girecek ve tarihe mal olacaktır. Keyfe zaman çoktur, gezmeye zaman çoktur, ilme niye yok? Siirt’ten altı ayda bir Diyarbakır’a ilim uğruna yayan giden âlimler biliyoruz. Şeyh İbrahim de böyle bir âlimdir. Döneminin ilmî kalitesini aynen temsil etmiştir.
Son olarak Sempozyum’un son konuşmacısı Dr. Abdullah Ünalan’dan, Şeyh Habib-i Kadi’nin hayatı ve eserleri hakkında kapsamlı bir bilgi alıyoruz. İlim tedrisatı ile birlikte, Sünnet üzere her işini kendi yapan tevazu ve hilm sahibi bir zat. İlmini eksik hissetiği noktalarda köyüne bu konuda yeterli bir hoca getirerek yıllık ücretini bizzat ödemiş. Bir yıl boyunca hocadan o konuda eğitim aldıktan sonra da o dersi kendisi öğretmeye başlamış.

Değerlendirme
Değerlendirmeyi Gazeteci Cumhur Kılıççıoğlu, Prof.Dr. Hulusi Kılıç, Prof.Dr. Yasin Aktay, Prof.Dr. Mehmet Akkuş yapıyor. İşte bu dört değerli tespitten hafızamda yer eden en çarpıcı cümleler:
• Bir Siirt sevdalısı olan Cumhur Bey: “İki gündür aramızda bulunan çağımızın ulemalarını selamlıyorum. Salondaki bu topluluk çok müstesna anlamlar ifade eder. … İstanbul’da Rasathane kapatılırken, İbrahim Hakkı Güneydoğu’da aydınlanma hareketini başlatmıştır”.
• Arapçanın pîri Hulusi Kılıç Hoca: “Bu âlimler yetişirken yetişme tarzları ve bilgi çeşitlerinden bahsetmek lazım. Bizler âlim ve velileri aşmalıyız. Taklit ederken aşmak mümkün değildir. Bize lazım olan âlimlerin kerametinden ziyade onların ilmi ve ahlakıdır”.
• Siirt’in yetiştirdiği bir değer olarak Yasin Aktay Hoca: “Ulema geleneği bizim onurumuzdu. Ama kabul edelim ki bugünün ihtiyaçlarına cevap veremez. Bu gelenek Amerika’nın, Batı’nın elinde olsaydı mutlaka üniversitelere entegre edilirdi.”
• Nüfuz-u nazarıyla, Mahzenu’l Esrar’ın esrarını sempozyum esnasında çözerek, tek değil dört ayrı eserden oluştuğunu ortaya koyan Mehmet Akkuş Hoca: “Arap dünyasında bir söz vardır: ‘Ülaike âbâî fe’tîna bimislihim’ ‘Ey gençler siz de onlar gibi bir örnek ortaya koyun’ ”!

Sevgili okuyucu bu sayıda sizi kalemimle Sempozyumun, İbrahim Hakkı’nın ve Siirt ulemasının ilmî ve manevi iklimine bir nebze olsun sokmaya çalıştım. Tek tek her konuşmacının tebliğlerinden örnekler vererek bütünü düşünmenize vesile olmak, konuyla ilgili merak ve dikkatinizi uyandırmak istedim. Tabii ki, oturumlar esnasında tuttuğum notların eşliğinde ve sadece birer kesit olarak alıntıladığım sunumların asıllarının çok kapsamlı ve muhteşem olduğunu takdir edersiniz. Muhtemel bir sürç-ü lisan için herkese “affola” diyorum…
İbrahim Hakkı’nın huzuruna varışım, Siirt’in doğal ve manevi güzellikleri ve gezi intibalarım ayrı bir bölüm olarak yine gelecek sayıya kaldı. Yeniden buluşuncaya kadar, bir başka Erzurumlu VelΒnin, Alvarlı Efe Hazretlerinin mısraları ve niyazıyla Bayramınızı tebrik ediyor, hayatın hepimiz için böyle manevi bir bayram iklimine dönüşmesini temenni ediyorum:

“Can bula cânânını
Bayram o bayram ola
Kul bula sultanını
Bayram o bayram ola”

Dr. Selma Karışman Kasım 2007, Bursa
 

 

 


    ANA SAYFA                HAKKIMIZDA                BASINDA ŞARKİYAT                    DERNEK TÜZÜĞÜ                  ENGLISH                 العربي 

Adres: Mesudiye Medresesi, (Ulu Cami Yanı) B.Başı / Diyarbakır       e-mail: sarkiyat@gmail.com

                                                                           Wep designer Veysel GÜRHAN